Bir konseri sabırsızlıkla beklemenin sıkıntılı bir yanı var: Büyük gün gelip geçtiği an içinize bir kuşku düşüyor, “Acaba bir daha böyle mutlu olur muyum?” diye… Veya konser çıkışı İstanbul trafiğine döndüğünüz o an. Hani sinemada bir filmi izlersiniz, harikadır; sonra salondan çıkıp sokağa karışır ve gerçekliğe tekrar adım atarsınız. Onun gibi bir şey. Sanat adına oldukça bereketli geçen bu senede şimdiden gerçek olduğuna inanamadığım 2 konserin içinde bulundum. İkisi de halen ara sıra rüya gibi geliyor. Önce yıllardır hayallerimizi süsleyen Camel, sonra da yaşımdan dolayı ilk kez izleyeceğim idolüm, ikinci babam Nick Cave. Bir şekilde yaşam devam ediyor, sonraki nesillere harika akşamların anılarını bırakıyoruz.

Nick’e “ikinci babam” diyorum, yanlış anlaşılma olmasın: Ne Cumhuriyet gazetesine “O benim babam” demeci veren İranlı hayran benim, ne de konserde “You’re my father” diye bağırdığı için Nick’in yanına çağırdığı arkadaş. Burada Bad Seeds müptelaları olarak koca bir aileyiz; Nick de bizim için ya Tanrı figürüdür, ya da baba. İşte gönlümüzde bu denli kıymetli olan bu adamı görmek için öğlenden kız arkadaşımla düştük yollara. Amaç erken gidip önden yer kapmaktı, ama illa bir aksilik çıkacak ya; dışarıdaki işimiz uzadıkça uzadı, kapı açılışını kaçırdık. Yine de sahneye oldukça yakın bir yer kapmayı başardık, siperlere çıkıp bekledik. Yanımızdaki yeni dostumuzla, arkamızda duran Güney Afrikalı arkadaşlarla güzel bir muhabbet döndürdük. Müzik birleştirir! (Hakiki babamın eseri olan el yapımı tişörtlerimiz üstümüzdeydi, ki bu detay ilerleyen paragraflarda anlam kazanacak.)

Ön grup Lara Di Lara, böylesi büyük bir organizasyonda oldukça sağlam bir performans ortaya koydu. Lara Hanım ile grubunu çok dinlememiş ve konseri sabırsızlıkla bekleyen biri olarak tatmin oldum, herhalde bu yeterince şey söylüyordur. Lara Di Lara, esasında müziğindeki kimi elementler ve samimi sahne duruşuyla Nick Cave’i uzaktan andırıyor. Kim yakından andırabilir ki zaten? Özellikle klavyecisi oldukça tutkulu bir performans sundu. Bir saatin ardından grup teşekkür ederek ayrıldı ve Lara Hanım konser için ne kadar heyecanlı olduğunu dile getirdi. Havanın aydınlık olduğu son saatler, yerini -Karanlığın Prensi’ne yakışır biçimde- akşam karanlığına bıraktı.

“Sonrasında bayılmışım” diyebilirdim yakın zamana kadar, neyse ki olayın şoku yavaş yavaş dağılıyor; aksi takdirde bu yazı sıkıcı bir şeye dönüşürdü. Vaat edilen saat olan 21.30’da, adeta bir saniye gecikmeksizin bir bir sahneye aktı Bad Seeds üyeleri. Thomas Wydler, Jim Sclavunos, ak sakallı ilah Warren Ellis ve diğerleri gözükürken alkışlar büyüdü de büyüdü, patronun kendisi gözüktüğünüzde neredeyse kulaklarımızı patlatıyorduk. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde son albüm Skeleton Tree ile açıldı konser, “Jesus Alone” ve “Magneto” gibi 2 durgun şaheser, bir nevi konserin önsözüydü. “Magneto” esnasında yanına çağırdığı “evladını” hem beraberce kıskandık hem de onun adına gururlandık. Az ötemde biri, arkadaşı şarkı sözlerine eşlik etmediği için haksızca eleştirdi, bence oracıkta bayılmaması bile alkışı hak ediyordu. Babasına “Is this real?” diye sordu, şarkı sonunda ise dünyanın en mutlu adamı olarak aramıza döndü.

Ortam artık çıldırmaya hazırdı, “Let Love In”’in ilk notaları duyulduğunda Nick de sahne önüne zıplayıp seyircilerle el ele tutuşmaya başladı. Hatırlatmak isterim, bu adam 60 yaşında ve daha 3 sene önce bir çocuğunu kaybetti. Buna rağmen sanki 20 yaşında birinin enerjisiyle hoplayıp zıplıyor, tepiniyor, oradaki herkesi kendi ayinine davet ediyordu. Kim bilir, belki sahiden de Tanrısal genlere sahiptir. Seyirciyle şarkı aralarında uzun sohbetlere girmedi, onun yerine çalıp söylerlerken her birimizle göz teması kurdu –ya doğrudan, ya biz öyle hissettik. Yine de teşekkürlerini fırsat buldukça eksik etmedi, halinden memnun olduğu belliydi. “Durun size bir kızı anlatayım ya” dedi, “From Her To Eternity”’i okudu tepine tepine. 20’lerinin sonunda yazdığı bu şarkıyı söylerken, sahneyi dağıtırken olsa olsa 18 gösteriyordu. Sonra bir seyirci isteği girdi araya: Hazırlanmış setlist’teki “Loverman”, yerini doğaçlama bir “The Mercy Seat” performansına bıraktı. Sonrasında 20 küsur yıldır hiçbir konserlerinden eksik kalmayan parça geldi. Elbette “Red Right Hand”’den bahsediyorum.

Bu noktada biraz aklımı başıma toplayıp grup üyelerini de izlemeye başladım. Böylesi bir ilahın grubu olmak, her daim arka planda kalmayı göze almak demek; lakin Bad Seeds’in her bir üyesi kesinlikle harika müzisyenler, haklarını yememek lazım. Hayır, sadece Warren Ellis’ten de bahsetmiyorum. Klavyeci Conway Savage’ın kanser tedavisine girmesi sebebiyle koltuğunu teslim ettiği Toby Dammit bile grupla harika bir kimya tutturmuştu. Nick piyanosunun başına geçip 17.000 kişi ile birlikte “Into My Arms”’ı söylerken onlar da biraz dinlendi, onaylayan gözlerle bizi izlediler. Sonrasında gelen “Shoot Me Down”’ı çalacakları konusunda iddia kuponu bile oynayabilirdim, yanıltmadılar. Bu az bilinen güzelliği o an çıkaramayanlara Youtube’a koşmalarını tavsiye ederim. Ardından gelen “The Ship Song” sürprizi ve “Girl in Amber” ile melankolik ton sürdü. Artık enerji geri gelebilirdi.

Stüdyo performansını canlısına tercih ettiğim “Tupelo”, Nick’in seyircilerin arasına atlamasıyla kendini affettirdi. İlkin yanımdakiler Nick’i sağlam tutamayıp omuzlarından düşüreyazdılarsa da adam bozuntuya vermedi, kalktı ve gezinmeye başladı. Geri çıktı sahneye, “Jubilee Street” çaldılar. Şarkı tıpkı ruhani muadili “Higgs Boson Blues” gibi yükseldikçe yükseliyor, canlı hali ise bildiğin fenafillaha erdiriyor, fazla söze gerek yok. Daha kendimizi toplayamadan apar topar “The Weeping Song”’a girildi, Nick ise bir kez daha seyircilerin arasına karıştı. Bu defa sahneye dönerken kendine has o hareketi yaparak milleti de yanına çağırdı. Bir anda 20-30 kişi sahneye akın etti, böyle bir anın eşi benzeri yoktur. Kız arkadaşım önden gittiyse de sıra bana gelince şanssızlığım tuttu, sevgili güvenlik “Dur, yeter, başka kimse gelmesin” dedi ve hafiften ittirerek önümde durdu. Kaderimi kabullenip içime çekilsem de sıradaki dakikalar, benim için konserin en özel anı olacaktı.

“Stagger Lee”’de sahnede dans ederek ona eşlik eden kalabalık, ne yalan söyleyeyim, anı yaşamakta pek başarılı değildi. Geri kalan herkesin internete yükleyeceğini bildikleri o dakikaları selfie çekmekle geçirdiler. Benim gördüğüm kadarıyla bir kişi hariç… “Push The Sky Away”’i söylerken sahneye oturttuğu o topluluktan çekip aldığı, birlikte şarkı söylediği, özel üretim Nick Cave tişörtlü o kız benim kız arkadaşımdı. Sahneden inmeden evvel, babamın tasarladığı tişörtü ikinci babama hediye ederek konserin en özel anını yaratan da yine kendisiydi.

Teşekkürler, yeniden sahneye çıkış, önce “City of Refuge”, ardından “Rings of Saturn”’le yapılan harika son söz… O akşam Küçükçiftlik Park’ta bir araya gelen ailenin bir ferdi olduğum için mutluyum. Artık yapılacak tek şey kaldı, ikinci buluşmada o sahneye çıkmak… Hayranı olmasanız bile sıradaki ilk fırsatta bu deneyimi yaşamanız şiddetle tavsiye edilir. Zira Nick Cave, hayatımda gördüğüm en iyi konser adamı ve muhtemelen öyle de kalacak. Efsaneler ölmez, size ise anıları kalır.