Röportaj: ELZ AND THE CULT

ELZ AND THE CULT’ın ELZ’i ile Türkiye dark-wave sahnesine yeni bir soluk getiren projesi, kendisi, son albümü Psychodrama ve tabii ki dark-wave üzerine çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Menajerliklerini sürdüren Merve Evirgen de bize eşlik etti.

Öncelikle şeyi sorayım E-L-Z mi ELZ mi?

ELZ: ELZ.

ELZ soyadından geliyor diye biliyorum, peki “Cult” nereden geliyor?

ELZ: Cultist düşünceyle çok ilgileniyordum, bir gup insanın bir lideri takip etme psikolojisine girmesi, bir inançta ortak olup ritüellerle bu inancı “practice” etmeleri bana çok ilginç geliyordu, fikrin çkış noktası buydu. Çıkış noktası temanın ve şarkıların çoğunun da genellikle inanç ve inanç dayatmaları üstüne ilerliyor olması, “cultist” düşünce sistemlerini ve örneklerini çokça araştırmış olmam ve ilgi duymam tabii ki.

Aslında “cult” kelimesi gotik kültürle ve yaptığınız müzikle de bayağı uyuşuyor.

ELZ: Evet, bayağı uyuşuyor çünkü gotik kültür de cultist kültür de, mistisizm üzerinden, mistik kültürlerden beslenen şeyler.

Peki projenin başlangıcını soralım, nasıl başladı bu proje, sen tek başına mı başladın?

ELZ: Evet, tek başıma sadece şarkı sözü yazıp prodüksiyon yapıyordum ve Soundcloud üzerinden şarkı sözü ya da altyapıya ihtiyacı olan sanatçılara satıyordum.

Bedroom production gibi başladı sanıyorum.

ELZ: Aynen bedroom production, singer- song writer gibi bir noktadaydım. İnternet üzerinden satış yapıyordum. Bir şekilde demo’ları kaydederken Ali Akdaş bana “Artık bence bu şarkılarını sen çıkar, söylemesen bile performansa mı yönelsen?” dedi. Sonra benim çok yakın arkadaşım olan Efe Akıncıoğlu’na, kendisi de şu an bizimle bas çalıyor, bahsederken beraber yapmaya karar verdik. Daha sonra bir gün evde saatlerce jam yaptık ve o şekilde oturdu.

Bundan önce hiç performansın olmamış mıydı ?

ELZ: Hayır.

Sesinin farkında mıydın peki?

ELZ: Yok, hiç şarkı söylememiştim.

Enteresanmış bu. Şu an şarkıların yapım aşaması nasıl oluyor? Hala sen tek başına mı yapıyorsun yoksa “cult”la beraber mi ?

ELZ: Ben üretim aşamasında biraz daha izole olup tek başıma fikir yürütmeyi seviyorum. Beraber de ilerletiyoruz tabi ama fikrin ilk çıkış noktasında yalnız kalıp bir konsept oluşturmayı daha çok seviyorum. Kolektif çalışamıyorum sanırım çok ilk üretim aşamasında. Çünkü benim için çok kişisel bir boyutu da var ELZ’in anlattığı hikayenin.

Bu şarkıların, müziğin, görsellerin hatta sahne performansının tek bir kafadan çıkmış bir havası var, hepsi bir arada düşünülmüş gibi.  Öyle mi?

ELZ: Tek bir yerden çıkıyor, doğru. Tabii ki her zaman yardımcı olanlar, birlikte çalıştığım çok yetenekli insanlar oluyor. Gerek arkadaşlarım, gerekse bu sektörle birlikte tanıdığım insanlar… Ama ben gerçekten takıntılı bir şekilde konseptin en başından sonuna: şarkı sözlerinden müziğe, sahne görselliğine kadar ilgileniyorum. Ama tabii ki imkansız bir şey bunları tek başına hayata geçirmek, her şeyi tek başına yapmak. Dolayısıyla görsel sanat konusunda beraber çalıştığım çok fazla insan var.

Yaptığınız tarzda da müzik ve görsel birlikteliği çok önemli aslında. Kliplerde, sahnede…

ELZ: Bence tüm türlerde öyle.

Tabii, ama burada daha tematik bir durum var.

ELZ: Aynen, bu görsel bir kimliği daha net çizgilerle belirli olan bir janr.

Şarkıları oluştururken aklına bir yandan görseli mi geliyor, nasıl oluyor?

ELZ: Geliyor bayağı. Mesela bazen yazarken ya da şarkı bittikten sonra yaptığımız işi dinleyelim dediğimizde bir şeyler oluşuyor kafamda. Daha sonra bütçe ve zamana göre ne kadarını hayata geçirebiliyorsak, onu yapıyoruz.

Peki sen nasıl tanımlıyorsun yaptığınız türü; goth pop mu, dark wave mi, synthwave mi…

ELZ: Aslında genre belirtmeyi pek sevmiyorum ama açıklamak gerekirse en yakın post goth ya da goth pop diyebilirim.

Yani aslında sanatçılar bunu sınıflandırmayı pek sevmiyor ama biz dinleyiciler birbirimize anlatmak için yapıyoruz bu sınıflandırmayı biraz.

ELZ: Tabii keskin sınırları olan bir şey değil ama müzikal olarak benim düşündüğüm şey şuydu:” ‘goth’ kültürü, ‘dark-wave’ kültürü gibi outsider ve izole olmuş bir kültürü pop gibi aşırı kuralları olan bir dünyayla nasıl birleştirebiliriz?”. Yani her şey pop ritimleri ve formülleriyle ilerliyorken bir yandan da “goth”un ve dark wave’in o karanlığı ve kompleksliği nasıl üzerine oturur?” gibi.

En başından beri bu tür zaten aklındaydı ve buradan mı başladı yani?

ELZ: Evet, goth pop, dark pop. Dark wave de yanlış bir terim değil ama “goth-pop” demeyi daha çok seviyorum.  Tam olarak da dark wave değil çünkü.

Goth pop’a ya da daha doğrusu gotik kültüre yönelmende seni etkileyen bir isim oldu mu ?

ELZ: Bauhaus; Peter Murphy diyebilirim. Görsel konusunda da en büyük ilhamım Marilyn Manson. Marilyn Manson ve David Bowie’den eş zamanlı etkilendiğim söylenebilir. Herhalde o karanlık etki ve farklı estetik anlayışıyla ilk defa Marilyn Manson kliplerinde tanışmışımdır. Yarattığı etki inanılmazdı. Şundan çok eminim; ilk etkilendiğim, düşünmekten içinden çıkamadığım müzik klibi “Sweet Dreams” klibiydi.

Son dönemde dark wave ya da goth pop gruplarının Türkiye’de popülaritesi artmaya başladı. Sen bu konuda neyi etkili görüyorsun, mekanların yer vermeye başlaması mı, insanların buna alışması mı yoksa ELZ AND THE Cult gibi bunu iyi yapan isimlerin ortaya çıkması mı?

ELZ: Çok dinamik var bence ama ben bu dinamiğin biraz daha politik olduğuna inanıyorum. Bence yapılan müzik ve sanat yaşanan zamanı yansıtıyor. Özellikle 2018-2019’da da bayağı karanlık bir politik ve sosyal atmosfer var. Yalnızca Türkiye değil, Amerika ve Avrupa’da da her yerde inanılmaz karanlık, teknolojik olarak da biraz distopik bir noktada her şey. Yani yaşadığımız şeylerin dinlediğimiz müziği etkilediğini düşünüyorum. Ama tek etken bu değil tabii. Dark wave gruplarının ortaya çıkışı da önemli bunda. Mesela yerli sahnede grupların aktif olması, birbirleriyle iletişim içinde iş yapmaları gibi durumlar birbirini besleyerek etkiliyor.

Türkiye’de bu popülariteye ulaşabileceğinizi düşünüyor musunuz peki? Yurt dışında daha iyi anlaşılabileceğinizi düşündünüz mü hiç?

ELZ: Bence tam tersi. Türkiye bu konuda garip bir yer. Bence düyanın herhangi bir yerinde böyle bir genre ile ileri kitleye ulaşmak daha zor olabilir buradan.

Ben mesela sıklıkla, ELZ AND THE CULT hakkında “Aaaa, bunlar Türk müymüş !?” tepkisini duyuyorum. Bu tepkinin sebebi ne olabilir sence? Böyle bir algı neden oluşmuş olabilir?

ELZ: İngilizce müzik birinci etken bence. Türk olmadığımızın düşünülmesinde direkt etkili bence şarkı sözlerimizin İngilizce olması. Sanırım bir de bir önyargı var. görsel olarak çok uç bir şey görmeyi beklemiyor insanlar Türk gruplarından. Müzikal olarak çok uç olduğumuzu düşünmüyorum, belki sadece Türkiye için. Bütün çalışmalarımız için aynısını söyleyemeyecek olsam da ilk albümümüz mesela bence gayet “safe” bir çalışma, daha synth pop’a yakın bir alışma. Ama görsel olarak, evet, vermek istediğimiz bir konsept, insanları, rahatsız etmesini istediğimiz şeyler vs. var. Bu görsel dilin buradan çıkmasını beklemiyor olabilirler. Çok yapılmış bir şey de değil sanırım. Yani bence bir dil çarpıyor iki görsellik, bu şekildeTürk olmadığımız algısı oluşuyor olabilir. Ama müzik prodüksyonunun, altyapının o fikri verdiğini düşünmüyorum.

Biraz daha müzikal altyapısını düşünmüştüm ben. Alternatif dinleyiciler alt yapısını inceledikleri zaman “Türkiye’den böyle bir grup nasıl çıktı?” diyebiliyorlar. İngilizce yapmanın dışında da mesela “The Away Days” gibi bir örnek de var İngilizce yapan.

ELZ: Onların da ilk çıktıklarında Türk olduklarını anlamayanlar oldu.

Merve: İngilizce sözden dolayı bence biraz da o. Türkçe olsa o sözler öyle bir tepki gelmeyecek. Veya şeyde de olabiliyor bu, Enstrümental ve kaliteli bir şey duyduklarında da “Aaa, Türk mü bu?” denilebiliyor. Ama şarkı sözleriye bağlantılı bence daha çok.

Görselliğin de önemi çok büyük kesinlikle. Ben Türk olduğunuzu biliyordum ama yine de “Bu vizyon Türkiye’den nasıl çıkmış?” demiştim. Utanarak söylüyorum ama böyle bir algı var bir şekilde: “Böyle bir şey Türkiye’den çıkmaz.” gibi.

ELZ: Görsel olarak evet, çevremde gördüğüm bütün ekiplerin sorunu biraz bu. Daha “safe” olma isteği.

Merve: Yalnızca müzikte de değil, sinemada da var bu, kültür sanata dair her üründe var bu algı. Çıkmıyor maalesef böyle ürünler.

ELZ: İstese çıkar da insanlar güvenli oynamayı seviyor.

Buna özlem duyan kitleye de güzel bir şey sunuyor aslında. Bir kısmımız da bunu bekliyorduk çünkü.

ELZ: Evet, bence bu nokta biraz kaçırılıyor; böyle bir şey çıksa buna ilgi duyacak, hor görmeyip araştırıp, bakıp anlam çıkaracak bir kitle var, ben de o kitleden olduğum için söylüyorum. Ben de Türkiye’den çıkan biraz daha görsel dili oturmuş, farklı, kutunun dışında gruplara -hemen dinleyecek olmasam bile- ilgim artıyor. Çünkü müzik ve görselliği %50- %50 gibi düşünüyorum. Bence bütün bi paket o, görsel ve müzikal birlikte olmalı.

Önünde sana örnek olabilecek yerli bir sanatçı gördün mü, alışılmışın dışında bir şey yapma konusunda ya da goth pop özelinde?

ELZ: Var aslında, özellikle 70’lere, 80’lere baktığında. Mesela küçükken Barış Manço’nun evine gidip kıyafetlerini falan gördüğümde çok etkilenmiştim. Zeki Müren de var mesela, bunlar eski örnekler ama. Şu an da mesela müzikal olarak olmasa da görsel olarak Türkiye’deki queer sanatçılar beni çok etkiliyor. Drag perfomansçılar ya da görsel sanatçılar çok renkli, üretken ve yaratıcılar.

Salon İKSV’deki bir konserinizde de drag bir performansçı eşlik etmişti size.

ELZ: BasicDisarm. Arkadaş olmadan önce de ben onun işlerini çok beğeniyordum. Aynı okulda okuyoruz, tüm vizyonunu üstünde taşıyan bir insan. Bizim kliplerimizi de o üretiyor şu an. “Faith in Me”, “The Witching Hour”… Glitch art’ını o yapıyor.

Albümlerin tematizasyonunu nasıl yapıyorsun? şarkılar kafanda görselleriyle birlikte nasıl birleşiyor? Nasıl bir temada topluyorsun? Yeni albümün Psychodrama hakkında konuşalım mesela.

ELZ: Psychodrama için sound olarak ne yapmak istediğim hakkında çok kesin bir kararım vardı. Psychodrama’nın bir sound’ı var 120 bpm, sert ama yumuşak, twist bir durum söz konusu. Oluşturmak istediğim temayı, içinde anlatmak istediğim şeyleri biliyordum. Sonrası bir üretim süreciydi. Genelde 60-70 şarkı üretip arasından 10 tane seçtiğim bir durum söz konusu.

Albümlerin isimleri nerden geliyor? Polycephaly’den başlayalım.

ELZ: Polycephaly çok başlılık, çok başlı doğmak demek. Bir yazı okurken rastlamıştım. Çok başlı doğan insanlarda ya da hayvanlarda iki başının farklı düşüncelere ve duygulara sahip olabilme durumlarına rastlanılmış. Bir vücut 2 baş. 2 baş da aynı vücutta ve farklı hissediyor, farklı deneyimliyolar. Polycephaly fikri oradan çıktı.

Kendinde böyle bir şey hissettin mi peki?

ELZ: Ben ve 16 diğer kişiliğim! Ben de kendimi karmaşık düşünceler arasında buluyorum. Çok fazla farklı ve birbirine karşıt düşünceler arasında kaldığım oluyor.  Biraz da bunu anlatmak amacıyla Polycephaly koymuştum ismini.

Psychodrama için nasıl gelişti bu süreç?

ELZ: Benzer bir durum söz konusu aslında. Psychodrama, bir psikoterapi yöntemi. Farklı sesler ve karakterler kullanarak bir sorunun üstesinden gelme yöntemi diyebiliriz kısaca. Sanırım 20. yüzyıl başlarında çıkıyor bir yöntem olarak. biraz Polycephaly’e benziyor aslında. Polycephaly’de de Psychodrama’da da her şarkının farklı sesi var. Dystopian Prayer’da çok sert bir bakış açısı , Faith In Me’de biraz daha kırgın ama sinirli, We Never Met’te çok yumuşak. Farklı sesler ama aynı sorunlar gibi. Aslında Polysephaly’deki mental problemi Psychodrama ile çözebiliriz, birbirlerini takip ettiler konsept olarak.

Şarkılardan bahsedelim senin özellikle şu şarkının şöyle bir hikayesi var diyeceğin bir şey var mı?

ELZ: Şarkıların hikayesini anlatmayı pek sevmiyorum sanırım. Neyi anlattığını söyleyebilirim ama hikayeyi dinleyenin çözmesi hoşuma gidiyor.

Aslında ben böyle daha açık olanları getirmiştim aklıma. Mesela “Gremlins” gibi. Filmden geldiğini tahmin ediyorum

ELZ: Hakan abi de bahsetmiştir belki “Bewitched as Dark”, Mersinde yaşayan müthiş darkwave, ebm müzik prodüktörü, harika işler üretiyor ve onunla çalışırken böyle bir konsepte vardık. Gremlins filminde karakterler çok sevimli birer yaratık ama kuralları aştığın zaman korkunç yaratıklara dönüşüyorlar. Bunu insanlara uyarlayınca, her insanın bir kuralı var, sen birine değer vermek, sevmek istiyorsun ama onun kurallarını aştığın zaman içinden bilmediğin bir şey çıkabiliyor, görmediğin bir yüzüyle tanışıyorsun. Filmden ama değil, biraz metaforik.

Final şarkısı da çok ilgimi çekti “Funeral of Queen Marry”.

ELZ: Albümü etkileyen en büyük filmlerden biri “A Clockwork Orange”. “Funeral of Queen Marry” aslında sadece atmosferik havayı toplamak için bir bitiş. Bayadır yapmak istiyordum “A Clockwork Orange”la ilgili bir şey, ya bir müzik klibi ya “A Clockwork Orange” konseptli bir fotoğraf çekimi ya da bir şarkı. Funeral of Queen Marry’le bu oldu.

Benim de en sevdiğim filmlerden biri diyebilirim. Çok güçlü bir bitiriş. ismini görünce ne çıkacak acaba diye düşünmekten alamadım kendimi.

ELZ: Benim de sevdiğim, sürekli izlediğim bir film sıkılmadan. Filmler daha çok etkiliyor beni. Dinlediğim bir albüm beni etkiliyor ama daha kişisel olarak etkiliyor, ürettiğim şeyleri bir film kadar etkilediği söylenemez.

Kutay Soyocak’la bir düetiniz var albümde. Nasıldı birlite çalışmak? Şarkıyı birlikte mi yarattınız yoksa sen “Böyle bir fikrim var.” diye mi gittin?

ELZ: Çok güzeldi. Kutay’la çalışmak baya keyifliydi, eğlenceliydi o süreç. Albüm bitmişti gibi ama son dokunuşları var gibiydi bir kenarda bekliyordu Kutayla tanışıp arkadaş olduk sonra birlikte bir şeyler yapalımdan önce konuşalım bir gün oturalım diye bir gün bende toplandık sohbet ettik baya oturduk albümü dinlerken Cold War’da bunu mutlaka birlikte yapalım dedik. O gün de kaydettik ve yine o gün otururken de dinleyip sevdik ve oldu gibi. Çok organik gelişti.

Kutay’ın da sesi bayağı bir “dark” zaten.

ELZ: Evet evet, şarkıya da çok yakıştı. Mesela geriye dönüp baktığımda diğer sarkıların hiçbirinde düşünemiyorum sanırım düet için en doğru parça oydu.

She Past Away’in Bir Kesme Şeker Cover’ı var dinledin mi bilmiyorum. Darkwave’le cover fikri her zaman ilgi çekici. Cover düşüncen var mı hiç?

ELZ: Konserlerde yapıyoruz aslında 3-4 farklı şarkıyı cover’ladık. Blondie’den Call Me coverladık. 2 kere Depeche Mode cover’ladık: Personal Jesus, Policy of Truth. Bir de Portishead’den Roads. Cover’lar hep canlı performansta gerçekleşiyor. Albümde cover olması gibi bir plan yok şuan.

Zaten Genelde konserlerde olan şeyler coverlar. Peki gelecekte coverlamak istediğin bir şarkı var mı aklında?

ELZ: Cover’lamak istediğim çok fazla şarkı var. Uzun zamandır Madonna coverlamak istiyoruz mesela. Bir süredir de konuşuyoruz. Madonna coverı için 3 şarkı vardı aklımızda. Vogue, Material Girl ve Into the Groove. Ben Cindy Lauper’dan Girls Wanna Have Fun’ı da cover’lamayı çok istiyorum. Bir de diğerlerine daha ters kalan Brian Jonestown Massacre’den Anemone şarkısı var aklımda. Henüz oturup çalışmaya fısatımız olmadı. Lansman için falan da yapamadık, çok yoğunduk. Belki bir sonraki konserde olabilir ama.

Hayallerinde sahneyi paylaşmak istediğin birisi var mı?

ELZ: Marilyn Manson ya da gercekten Madonna . O da bu arada ELZ AND THE CULT’ın ilham noktalarından biri. Her şeyiyle, müzik ve performans dünyası için yaptığı o bütün atılımlarıyla, şovlarıyla baştan sona ilham kaynağı. İnanılmaz bir akıl müzik dünyası için.

Sahne almak istiyeceğin, “Şurada çalmak isterdim.” diyeceğin bir yer var mı?

ELZ: Festival var sanırım. Sahne yok.

Özel bir festival var mı?

ELZ: Robert Smith’in geçen sene başlattığı “Meltdown” festivali heyecanlandırmıştı beni, sanırım yıllık olacakmış. Gidemedim ama geçen sene bayağı güzel olmuş. Lollapalooza var onun line-up’ını her sene seviyorum, güzel bir line-up çıkarıyorlar. Bir de Polonya’da Open’er diye bir festival var onun line-up’ı da her sene çok iyi oluyor, bir tek bu sene biraz garip bir line-up çıkarmışlar.

Büyük sahnelerden isim vermediğine göre, illa oralarda çalmak istiyorum gibi bir durum yok sanırım. Underground sahnesinin ilgini çektiği bir şehir var mı peki?

ELZ: Her yer olsun istediğim için aslında böyle spesifik bir sahne yok kafamda. Polonya’nın garip bir şekilde inanılmaz bir dark wave ve gotik kitlesi var. Baya garip yani bu kadar yükselişte olması. Deli gibi tüketiliyor gerçekten, özellikle de şu an.

Yabancı bloglarda ELZ AND THE CULT’I görüyoruz. Yavaş yavaş sizden haberdar olma ihtimalleri yüksek.

ELZ: Evet küçük çaplı başlayan bir şey var. Umarım çoğalır yavaş yavaş.

Peki performans olarak da şu aşamada yurtdışına açılmak, orada konser vermek gibi bi düşünce ya da istediğiniz var mı?

ELZ: Var ama yurt dışında sahne almanın farklı dinamikleri var, hemen olan bir şey değil. Yurtdışında istediğin kadar dinlen ya da blog yazısı girilsin hakkında onun düzeni bayağı karışık. Seni ekonomik olarak destekleyen bir şeylerin olması gerekiyor ki istediğin gibi istediğin şekilde performansını sergile. O da biraz zaman istiyor, biraz daha zamanı var ama istiyoruz. Şu an öyle bir fırsat olsa çıkarız, küçük bir Avrupa turnesine.