Röportaj: Hakan Tamar

Son dönemde adını sıkça dark-wave ile birlikte andığımız, 20. Battle of the Bands’de jüri üyeliği yapmış olan, programlarını severek takip ettiğimiz radyocu ve müzik eleştirmeni Hakan Tamar ile dark-wave, yerli sahne ve radyo serüveni üzerine çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Dark-waveden önce biraz Hakan Tamar’ı konuşmak istiyoruz. Radyo serüveniniz nasıl başladı? Müziğe olan ilginiz, dj’lik serüveniniz…

Ülkede özel radyoların açıldığı zaman başladı benim de radyo serüvenim. Number One ile, 1992 yılı. O yaz ve takip eden sonbaharda pek çok radyo arka arkaya açıldı ülkede. Number One Londra’da kurulmuştu, biz de oradan yayın yaptık. O zamanki teknoloji pek müsait değildi ülkeden uyduya çıkmaya. Tek şehirle sınırlı kalmak istemediler, diğer şehirlere erişmek için de ya link hattı kullanmak gerekiyordu ya da uydu. Dolayısıyla operasyon Londra’dan yapıldı. Ben de o ekibe dahil oldum ve Number One’da haber spikeri olarak çalışmaya başladım. Aileden gelme bir şey aslında bir yandan da. Benim annem de babam da TRT emeklisi. Ben doğmadan TRT koridorlarında dolaşıyormuşum annem bana hamileyken. TRT’den çok ekmek de yedim, babam öğlenleri oradan sefer tasıyla yemek getirirdi eve. Yani radyoculuk bayağı önce de aslında işlemiş içime. Çok gençtim, öncesinde böyle planlayarak, düşünerek giriştiğim bir durum değildi. Liseyi bitirdikten sonra mesleğim bu olsun da ona göre bir şey okuyayım gibi bir düşünce de değildim. Kader ağlarını o şekilde ördü diyelim. Bulaştıktan sonra da bir kere, kurtulmam da mümkün olmadı. Öyle bir şeydir zaten radyo ve mikrofon.

Radyo Eksen’de şu an iki tane programınız var; Mod ve Kaldığı Yerden.

Radyo Eksen’de son yeni yayın dönemi zamanı… Daha programın ismi belli değil. Hazırlık aşamasındayız, fotoğraf çekimleri yapılıyor vesaire. Karşıdan Kadıköy’e dönerken Radyo Eksen açıktı arabada “Yayın kaldığı yerden devam edecek, yayın kaldığı yerden devam ediyor.”, oradan aklıma geliverdi programın adı. “Aa bu iki kere söylense de acayip olur veya hep akılda kalır” diye düşündüm. Bir yandan da bu tarz bir formatta gündüz yayınında kaldığım yerden devam edeceğim aslında hikayeye. Çünkü Radyo Eksen’e başladığımdan beri “Mod” programını yapıyorum ve bu gece yayınlanıyor o yüzden aklıma gelince “Kaldığı Yerden” ve Gülşah’ın da hoşuna gidince, paylaştığım arkadaşlarım da beğenince öyle kaldı ismi.

Sabah ve akşam çaldığınız müziklerin arasında fark var mı?

Fark ediyor tabii. En başından beri akşam yayını yaptığım için çok bir kıyaslama şansı bulamamıştım. Gündüz nasıl duyuluyor şarkılar konuşmam, tempom nasıl…  Nasıl bir ruh haline götürüyor insanları. Şöyle bir şey yaptık; 2018 değerlendirmesi. Bir tane 31 Aralık için istediler. Benim mevcut programım da (Mod) 1 Ocak’ta yayına girecek. Dedim ki “Ben iki tane yapayım o zaman” bir tanesi gündüz değerlendirmesi ve gündüze göre müziklerle bezeli olsun bir tanesi de gece. Ve ilk kez o zaman gündüz dinleme fırsatı buldum kendi yaptığım şeyi ve içim rahat etti açıkçası. Arkasından da bunu biraz geliştirerek “Kaldığı Yerden”de uygulamaya çalıştım. Daha gündüzü gözeterek, güne yeni başlayan insanların ruh hallerini gözeterek. Günün geri kalanını çok etkileyecek çünkü orada duydukları, hissettikleri. Bunları baz alarak öyle seçimler yapmaya çalışıyorum müzik konusunda. Mod’da daha uçlara gidebiliyor hikaye ama burada biraz daha başka bir durum var. En baştan şeyi düşündüm kim o sırada radyo dinleyenler, o saatte kim uyanık. Tamam pek çok insan cumartesi çalışıyor, onu biraz kafamda kestirebiliyorum kimler olabileceğini, hafta içi de çünkü o saatte Gülşah’ın programı oldukça dinleniyor “sabah kuşağı”, ona yakın bir şey olacak diye düşündüm benzer bir kitle vesaire. Pazar ise bambaşka, Pazar o saatte kim uyanık ve kim dinliyor. Bir şekilde kafamda canlandırmaya çalıştım. Başladığımdan beri de gözlemliyorum hem kendi halimi hem çevremdekilerin ve tabi sosyal medyadaki geri dönüşleri, önemsiyorum. Programı tartıyorum, yaptığın bir şeyi senin de dinlemen lazım çünkü geliştirecek olan sensin. Giderek oturuyor diyebilirim aslında. Tabii daha gelişecek hikaye, evrilecek. Kuşkusuz up olmalı, dinamik olmalı. Devamlı insanların kafalarındaki değişik yerleri uyarmak gerekiyor. İnsanların konsantre olma süresi 20 dk gibi bir durum sonuçta, öğretmenlere de hep tavsiye ederler ders sırasında 20 dk’dan sonra nefes aldırıcı şeyler yapın diye. Radyoda da 20 dk bir dinleyiciyi tutabiliyorsan başarılısın demektir. Biraz araya reklam veya teaser’ların girmesi işime gieliyor bu yüzden. Benim normal programımda (Mod) bu durum yok, tek bir blok. Gündüz akışının farkı sayesinde müzik türünü, modu, tempoyu değiştirebiliyorum ona göre bölüm bölüm yapıyorum zaten o kuşakların ne zaman girdiğini bildiğim için. MOD’da hikaye daha farklı, bir yayın giriyor çıkıyor , bir nevi korsan yayın gibi, “Kaldığı Yerden”de de aslında öyle bir şey var ama mevzu daha geniş bir zamana yayılmış durumda ve daha barışçıl Radyo Eksen’in genel dinleyicisiyle.

Sizi gördüğümüz etkinliklerden, Radyo Eksen’de yayınladığınız setten vesaire dark-wave ile bağdaştırmaya başladık. Doğru bir bağdaştırma yapmış mıyız? Gerçekten özel bir ilginiz var mı?

Doğru var. Taa kökeninden itibaren de öncesinden itibaren de zaten benim müzikal yolculuğum içerisinde olan şeyler. Bu tür bağlamında 70 sonları, 80’li yıllar müzikleri hazine.. Avant-garde ,daha deneysel işler, post-punk’tan endüstriyele new-wave’e evrilen sonrasında da 21. yüzyılda şimdi dark-wave, minimal wave, cold wave diye adlandırılan aynı ruhta tabii günün teknolojisine uygun, bazı açılardan daha kuvvetli ya da değişik yerlere giden müziklerle ilgim var doğrudur.

O zaman yeri gelmişken şunu da soralım: Dark-wave’in 80’lerde doğduğu haliyle şimdi evrildiği halini nasıl kıyaslayabilirsiniz? Nasıl bir fark görüyorsunuz?

Kökler oldukça yakın. O zamanlardan duyduğunuz pek çok şey de hala zamansız. Ve bilmeden dinlediğinde insan “Aa, yeni bir şey!” diyebiliyor. Geçen hafta çıkmış diye kandırabilirim yani. Şöyle bir fark var aslında. Yine mevzu ağırlıklı olarak bağımsız kaynaklardan dönüyor ama gruplar dünyanın geldiği noktada bu gerilla tipi üretim ve paylaşımda daha fazla şansa sahipler. Bir yandan da böyle müzik türleri, bazı müzik türleri daha doğrusu, kendiliğinden maça bir sıfır önde başlıyor. Dünya çapında, global bir ağa sahip birtakım türler. Dolayısıyla yapılan işin dünya çapında bir karşılığının olması daha kolaylaşıyor diyebilirim. Yani birtakım doğru kanallara girdikten sonra zaten o kanallar sizi diğer bütün kanallara kendiliğinden götürüyor. Hip-hop’ta böyle bir şey var; world müzik dediğimiz dünya müziğinde böyle bir şey var; new-wave ve türevleri, dark-wave’e bağlayabileceğim bütün genre’lar için de aynı şekilde bir durum var. Zaten 80’ler her zaman seviliyor malum. Burada da o ruh bayağı elle tutulur olduğu için doğru insanlara ulaşılıyor ve sahipleniliyor, seviliyor, paylaşılıyor da…

Peki, mesela hip-hop şu an dark-wave’e göre daha popüler bir tür. Buna daha önceden biraz kafa yormuştuk. Daha çok insanın kaldırabileceği bir tür diyebilir miyiz, dark-wave’i sindirmesi daha mı zor? Dark-wave’in hip-hop kadar popüler olması mümkün mü, en azından şu anki alternatif seviyesinden? Ya da Dark-wave seçilmiş bir azınlık için mi?

Hayır mümkün değil pek. Yaradılışına da mizacına da aykırı. Hip-hop genel algısıyla daha sokağa ait bir şey ve daha geniş bir insan kitlesine hitap etme şansına sahip. Dark-wave ise genel algısıyla kuşkusu daha farklı zaten. O popülarite seviyesi her zaman hip-hop’un lehine olacak, şu anda olduğu gibi veya daha önce de olduğu gibi. Tabii, ülkede bunun bu kadar yayılması da artık insanların kulağının buna alışmasıyla oluyor. Belli bir edebi birikime veya, ne bileyim, düşünsel olarak gelişmiş insanların bunu başarılı bir şekilde icra edebilme haline gelmeleri. Tamam sokak müziği dedik de bunların arasında bayağı okuduğunu yalayıp yutan ve bunu yansıtan, serbest çağrışımla da acayip noktalara giden tipler var. Öte yandan alt-yapı konusunda da yadsınamaz bir gelişim var buradan da zaten hikayenin global ayağıyla bir bağlantı kuruluyor. Sözleri anlamasalar da ruhu ve o müziğin kuvvetiyle yabancı dinleyici tarafından da algılanıyorlar.

O zaman biraz size geri dönelim bu konuda. Müzikal kısmı bir tarafa bırakıp biraz da kültür olarak baktığımızda duruma, kendinizi gotik kültüre yakın görüyor musunuz? İçinizde karanlık bir taraf var mı? Bir yanınız seviyor mu karanlığı?

Herkeste vardır karanlık taraf. Sadece aydınlıktan öğrenmek yeterli değil. Karanlıktan da öğrenilecek çok fazla şey var. Aydınlık olmasa karanlık olmaz zaten ve karanlık olmasa aydınlık olmaz. İki taraftan da öğrenilebilecek çok fazla şey var. Önemli olan insanın bunu kendi süzgecinden geçirerek bu karışımı, kendine ait rengi ortaya koyması.

Bu sene gerçekten çok fazla dark-wave etkinliği görmeye başladık. Salon İKSV’de birçok etkinlik oldu, Zorlu’da gerçekleşecek bir gece var She Past Away’in de katılacağı. Bu sene dark-wave senesi oluyor gibi bir optimist yaklaşımda bulunabilir miyiz sizce?

Hepsini bir çatı altında toplayacak olursak evet bir yükseliş olduğu aşikar. Zaten Yeni Türkiye Dalgası gibi bir kelime uydurmuştum zamanında (Yeni Türkiye söylemine de atıfla, Neue Deutsche Welle akımından esinle) New Turkish Wave geçmeli literatüre. 80’ler zamanında darbe her şeye mani olmasaydı belki o zaman da duyacağımız o türde synth’lerle yapılan pek çok müzikle karşılaşacaktık. Bunun bir nevi o hali gibi bir şey şu anda ortaya çıkan. Gerçekten synth’le bu türlerde, sadece dark-wave değil, benzeri türlerde kendi evlerinde üretim yapan, çünkü bir yandan da oraya geldi iş, çok fazla müzisyen var. Gerçekten de çok güzel şeyler duyuyorum. Yani genel olarak “wave” başlığı altında ülkede bir müzik akımının olduğu yadsınamaz bir gerçek. Yani bu sadece bu seneye mahsus değil, uzun zamandır devam ediyor.

Peki bu müziğe olan ilginin artması sizce iyi grupların ortaya çıkması ile mi, yoksa etkinlik yapan mekanların onlara yavaş yavaş yer vermesiyle mi oluyor?

Hepsi birbiyle alakalı. Yani “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?”. Özellikle yaşadığımız coğrafyada nelerin olup bittiğiyle de mevzu çok alakalı. Neden bu gruplar Salon İKSV  gibi, Babylon Bomonti gibi, Zorlu gibi yerlerde sahnede çıkabilmeye başladılar? Önce bunu bir sorgulamak lazım. Bunun ana sebebi burada patlayan bombalar, bombalar sebebiyle yabancı konserlerin iptali, bu mekanların da bu tarihleri doldurmak için böyle bir çareye başvurmaları. Sonuçta bu gruplar sadece Peyote ve Karga gibi yerlerde çıkıyorlardı veya daha küçük ölçekli yine belki daha amatör mekanlarda izleyicilerle buluşabiliyorlardı. Tabii, belli bir sürenin geçmesi internet durumu ve bu müzikleri üreten grupların daha geniş kitlelere hitap etmesi de itici bir faktör oldu. Ama olayın en büyük sebebi budur. Yani insan zaten kötü şeyleri her zaman sonrasında iyiye çevirmekle mükellef olmalı. Hikaye bu şekilde gelişti bu gruplar bu fırsatları iyi değerlendirdiler. Çünkü o şartlarda çalmalılardı bir yandan da. Çünkü en iyi ses sistemi, sahne vs. böyle mekanlarda. Bu gruplar derme çatma mekanlarda sanatlarını icra etmeye mahkum bırakıldılar yıllarca. Bu şekilde bu fırsatları da insanlar iyi değerlendirdiği için bunun da devamı geldi tabii ki. İşte Jakuzi orada çıktı sold-out oldu, bir daha sold-out oldu sonra Jazkuzi düzenli olarak orada çıkmaya başladı. Hedonutopia orada çıkmaya başladı, bu şekilde pek çok diğer grup. Böyle gruplar bu fırsatı iyi güzel değerlendirdiler. Buraların zaten “core” bir kitlesi var yani orada yapılan her şeye güvenip geliyorlar, izliyorlar, biliyorlar ki iyi şeylerle karşılaşacaklar.

Evet, keşfetmeyi seven bir kitle…

Aynen, dolayısıyla güzel bir alışveriş oldu karşılıklı. Ve şu anda olumlu gözüküyor, hikaye devam ediyor. Tabii bu başka şeyleri de tetikledi. Bu gruplar diğer şehirlere de gidebilmeye başladılar. Umarım yakın gelecekte festivallerde kıyıdaki köşedeki sahnelerde değil daha büyük sahnelerde çıkmaya başlarlar. Çünkü pek çoğu uluslararası deneyime de sahipler artık ve yaptıkları şeyin hakkını veriyolar. Birbirinin hep kopyası akışlarla aynı festivallerden seyrediyoruz her sene. Ana akım festivallerden bahsediyorum tabii ki. Yıl olmuş 2019, 99’da aynısı yapılabiliyordu zaten. Belli bir popülerite seviyesine ulaşmış gruplar bile hala bu festivallerde alternatif sahnede cezalı gibi.

Sizin sosyal medyanızda yeni ve beğendiğiniz gruplara sıkça rastlıyoruz. Battle of the Bands’de de jüri olmuştunuz ve bizi çok mutlu etmiştiniz. Böyle yeni kaliteli bulduğunuz grupları tanıtmayı destek olmayı kendinize bir misyon olarak görüyor musunuz? Aynı zamanda radyocu olmanızla da bağlantılı. Radyo Eksen’nin profiline de uyan bir şey aslında bahsettiğim şey.

Elbette, en başından beri zaten bunu yapmaya çalışıyorum. Radyo Eksen’de “MOD” programıyla ilgili durum ortaya çıktığında da özellikle zaten bu hikayeye el atmamı istediler. Ben de seve seve dedim. Zaten yapmak istediğim ve yapacağım şey de buydu. Bu tabii ki devam edecek. Bir yandan olaya gayet ciddiyetle yaklaşıyorum: “belge bırakıyoruz”. Ve çok ciddiye aldığım bir durum belge bırakmak. Zamanın ruhu, şu anda olup bitenler… Onlarca yıl sonra da açıp o program dinlesinler, ve bu zamana dair birebir ne olup bitiyorsa ortaya çıksın. Örneğin otuz yıl sonra yapılacak bu zamana dair müzik belgesellerinde hep bu gruplar, hepimiz yer alacağız, belgeselin jenerik müziğini şimdi bile duyabiliyorum.

Peki yerli sahneden son dönemde başarılı bulduğunuz isimleri öğrenmek istesek…

Yani pek çok konsere gidiyorum. Mümkün olduğunca grupları canlı, o uygulama sırasında deneyimlemeyi tercih ediyorum. Kimi söyleyebilirim ki. bir yandan da böyle çok çabuk eskimiyor mu bazı şeyler? İnsanların pekçoğu için geçerli. atıyorum bir grubun x bir şarkısı var haberi yok bir kere dinledikten sonra artık öğrenmiş oluyor. Yani öğrenme süresi bir şarkının süresiyle kısıtlı gibi bir durum. Onat Önol var mesela takdir ediyorum ve bir yerlere geleceğini düşünüyorum. Dou Bunny var bunlar oldukça genç isimler, yani 20’lerinin başında olan isimler. İkisi de İngilizce müzik yapıyor. Tabii “Red Rice”ı saymak mümkün. Şehir dışında da pek çok isim var. Pek çoğumuz yaşadığımız hayatı çevremizden ve yaşadığımız şehirden ibaret zannediyor ama öyle bir şey yok. Cetacea var yanılmıyorsam Ankara’dan; deniz demek ya da balina demek. “Lalalar” var oldukça tecrübeli isimlerden yeni bir oluşum. Lalalar şarkısı ‘İsyanlar’ mesela yılın, dönemin şarkılarından biri olacak kesin.  Lin Pesto, Hayri Okçu gibi çok yetenekli isimler var. “Stars Like Dust” var tavsiye edebileceğim, yine tek kişilik bir proje, yine synth’li bir proje plak olarak çıkacak 2019’da yine türünde 2018’in iyi albümlerinden biriydi dinlemediyseniz çok tavsiye ederim. Aklıma geldikçe söyleyeyim şu anda bunlar çıkıverdi, Archura, Kafkaesque’i de sayabilirim.

Bu aralar hem etkinliklerde isminizi duyuyoruz hem de paylaştığınız setten yola çıkarak merak ettiğim bir şey var. Sizin de dark wave’e bu dönem tekrar yönelmenizde son zamanlarda artan dark wave etkinliklerinin bir etkisi var mı? Bizi heyecanlandıran bu etkinlikler sizi de heyecanlandırdı mı?

Yıllardır çalıyordum ben zaten. Bu türdeki işlerimin artmasında tabii ki etkinliklerin payı var. Konu başlığı dark wave olmayan uzun setlerimde de dark wave’e yer veriyorum. Mekanın durumuna, ordaki insanlara bağlı olarak şekillenen bir iş olmasından dolayı tabii artışı var ama bunun dışında bir dj için de çalması zevkli bir tür. Bpm’i, ruhu vs, her açıdan yani. Diğer türleri birbirine bağlamak için de güzel bir tür, birbirleri içinde eritebiliyorsun.

Salon İKSV’de gerçekleşen Dark Pulse albüm lanmasnında dj setinizi dinleme şansına sahip olduk. Dark wave’e olan ilginizi bu şekilde öğrendik diyebiliriz.

Güzel bir geceydi. Bu tip yerlerde şöyle kritik bir durum var: Bu tip mekanları insanlar “konser mekanları” olarak algılıyor. Dolayısıyla konser bittikten sonra sanki elektrikli süpürgeyle süpürüyormuşsun gibi insanlar mekanı terk ediyorlar ve çok az kişi kalıyor. Bu sebepten dolayı eskiden hoşuma gitmiyordu insanların mekanı hemen terk etmeleri. Ama ben de hemen hemen öyleyim bir yandan. Geceyi farklı bir şekilde devam ettirmek istiyor insan. Ya da ne bileyim bağımlılıklar, sigara, sosyallik vs. dışarı çıkıyor insan. Dışarı çıktıktan sonra da zaten hayat farklı türlü akıyor birçoğumuz için. Dolayısıyla mesela o Dark Pulse gecesinde neredeyse full bir durum vardı. Ama çok az kişi kaldı konserden sonra ve o seti deneyimledi. Sert çaldım biraz özellikle, oraya öyle bir şey hazırlamak istedim. İyi de tınladı, güzel reaksiyonlar aldım ona dair.

Biraz da zaten o müziği dinlemek isteyen kalıyor konser sonralarına. Biraz daha dark wave dinlemek için mesela. Türkiye üzerinde geleceğini ve gelişimini nasıl buluyorsunuz bu türün? Salonlar biraz daha dolu olacak mı mesela?

Bu tip durumlarda aslında fotoğraf çekme mantığıyla yaklaşmak güzel ya da başladığı yere bakmak, ardından son bulunduğu yere bakmak, birbiriyle kıyaslamak, ne olmuş arada, gelişme var mı, iyiye mi gidiyor, bu şekilde sorgulamak. Bu bağlamda gelinen noktanın iyi bir nokta olduğunu söyleyebilirim. Daha da güzelleşebileceğini söyleyebilirim. Daha yayınlanmamış bir takım şeyler dinliyorum, mesleki sebeplerden ötürü. Ya gönderiliyor, ya da stüdyolarda dinliyorum. Bu sene içerisinde bu türlerde çok güzel işler çıkacak bunu söylemek mümkün. Sadece bu bile bunun daha da ileri gideceğine dair bir kanıt. Öte yandan bu mevzu içerisinde yer alan müzisyen ya da grupların adet olarak arttığını gözlemliyorum. Sonuçta bunun bir şeye dönüştüğü son derece aşikar artık. Öte yandan yine de dediğim gibi kendi kendilerine bunu yapabiliyor olmaları, evdeki kayıt hikayesinin günün teknolojisi ışığında gelişmiş olması tetikleyici faktörler. Bunun sadece ulusal değil uluslararası karşılığının da olması yine itici bir güç. Bir yandan da dinleyicilerin de kulağı buna alışmaya başladı, bu da olumlu bir faktör. Yani hepsi aslında pozitif. Negatif pek bir şey söyleyemem. Özgünlük konusunda bir şeyler söylenebilir. Yapılan şeyi tekrar etmek ile ilgili bir şeyler söylenebilir. Ama bunlar bir sürü müzik türüne bir sürü zamanda söylenebilecek şeyler.

Bir de şunu eklemek istiyorum. Bazı müzik insanları olarak adlandırılan kimseler  her zamanki gibi bazı durumları yanlış perspektiflerden ele alıyorlar, at gözlüklüler, olan biten mevzuyu tam anlamıyorlar ya da algılayamıyorlar. Dolayısıyla durumu yanlış değerlendiriyorlar, aslında bu konularla da hiç alakaları yok. “Şöyle bir grup şu grubun yaptığının alasını daha önce şöyle yapmıştı, bu müzik zaten 30 sene önce böyle yapılmıştı” demek, mevzuyu tamamen elinin tersiyle itmek hali. Kritik bir durum var,  bu müzikleri yapan bu insanlarla aynı havayı soluyoruz, aynı dertlerden muzdaribiz. Sonuçta bu hal öyle veya böyle melodi olarak ruh olarak müziklerinin içine dahil oluyor. Eğer bir takım müzik insanlarını eleştireceksem, bu tip yaklaşımları yüzünden eleştiririm. Bir kere bile dinlemeden ellerinin tersiyle itiyorlar, bir kere bile seyretmeden çocukları ahkam kesiyorlar. Ben çok fazla grubu, müziği savunur halde buluyorum kendimi. Anlatmaya çalışıyorum, anlatabildiğim kadarıyla ya da karşı tarafın anlayabildiği kadarıyla. Mesela bezdiğim ve yorulduğum şeylerden biri hep anlatmak, savunmak zorunda kalmak.

Dinleyiciler de bu konuda biraz acımasız aslında ama siz sanırım daha çok eleştirmenlerden bahsediyorsunuz.

Yani yaptığım iş sebebiyle, çok fazla müzik insanıyla hukukum var, ya da iletişimimiz oluyor günün değişik zamanlarında, değişik kafalarda. Ve çok fazla savunur pozisyonda buluyorum kendimi olan bitene dair. Ahkam kesmek çok kolay dışardan. Ben pek çoğunu zaten hiçbir konserde görmüyorum ki.